İbrahim ÖZKALEMKAŞ “Fatih Sultan Mehmed (III)”

‘‘Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.’’

Sözlerime Fatih’in güzel sözüyle başladım. Bir önceki yazımdan kaldığım yerden devam ediyorum. Ayasofya’yı gezen padişah, mabedin büyüklüğü ve azameti karşısında kazandığı zaferin ihtişamını bir defa daha hissetti. Ellerini açarak: ‘‘Hüdaya! Padişaha! Çün sağir u kebir ve şah u vezir kimesne baki kalmaz. Sana binlerce minnet ki, ben kulunu bunun gibi bir feth-i azime sebep kıldın’’ diyerek dua etti. Arkasından ezan okundu. Böylelikle Ayasofya Cami’ye çevrilmiş oldu. 1 Haziran 1453 günü ilk Cuma namazı Ayasofya’da kılındı. İlk hutbeyi de şehrin manevi fatihi ve padişahın hocası  Akşemseddin okudu.

Sultan Mehmed İstanbul’un fethiyle birlikte -Saray inşaa etmeden önce- şimdide sahabe-i kiramın büyüklerinden Ebu Eyyub-el Ensari Hazretleri’nin yerini buldurmak ve orayı bir cami ve türbe ve medrese yaptırmak için hocası Akşemseddin hazretlerine müracat eder. Akşemseddin Hazretleri:

‘‘Sultanım kuşatma sırasında ben her gece şu semte bir nur indiğini görmekteyim. Muhtemelen Resulü Ekrem’in mihmandarı Ebu Eyyub-el Ensari Hazretleri’nin kabri o caniptedir’’ buyurdu. Sultan Mehmed Akşemseddin Hazretleri ile bugünkü Eyüp Sultan mahalline gelirler. Akşemseddin Hazretleri Ebu Eyyub-el Ensari Hazretleri’nin baş ve ayak uçlarını işaret eder. Daha sonrasında Sultan Mehmed olaylara şahit olan silahdarını akşam huzuruna  çağırarak: ‘‘Git şu yüzüğümü, Akşemseddin Hazretleri’nin işaretlediği kabir yerinin ortasına göm. Baş ve ayak ucuna diktiğimiz işaretleri ise alarak kıble tarafında yirmi adım ötesine aynı şekilde muntazamca dik. Kimseye görünmeden gizlice bu işi hallet’’ dedi. Silahtar Ağa bu emri yerine getirdi. Ertesi gün Sultan Mehmed: ‘‘Hocam! Ebu Eyyub-el Ensari Hazretleri’nin kabri olarak işaretlediğiniz yerin üzerine türbe inşa edeceğim. Herhangi bir hataya düşülmemesi için yapılan tesbitin tarafınızdan bir daha kontrol edilmesini arzu etmekteyim’’ dedi. Bunu üzerine Sultan Mehmed ile Akşemseddin Hazretleri ile tekrar bugünkü Eyüp Sultan mahalline gider. Akşemseddin Hazretleri: ‘‘İşte burası Eyyub-el Ensari Hazretleri’nin kabridir. Ancak burada altın bir yüzük görüyorum. Onuda çıkarın’’ der. Sultan Mehmed: ‘‘Şeyhim inanıyorum. Fakat kalben itminan bulmak istiyorum. Bu hususta başka deliller gösteremez misiniz? deyince, Akşemseddin Hazretleri belirlediği kabrin baş ucunu işaret ederek ‘‘Şurasını kazınız, inşallahu teala iki arşın derinlikte bir mermer çıkacaktır’’ buyurdu. Gerçekten belirtildiği gibi bir mermer taş bulundu ve  üzerinde İbranice: ‘‘Bu Eyyub-el Ensari’nin kabridir’’diye yazıyordu. Bunun üzerine orada bulunanlar heyecanla tekbir getirdiler. Sultan Mehmed, Ebu Eyyub-el Ensari Hazretleri’nin türbesi ve camisinden sonra 1458 yılında Eski saray’ı ve 1478 yılında Topkapı Sarayını  yaptırmıştır. Bu saray yaklaşık 380 yıl kadar dünyanın yönetim merkezi olmuştur.

Sultan Mehmed, artık FATİH’Tİ. 28 defa kuşatılmış İstanbul’u o fethetmiş, Peygamber efendimizin (A.S.) övgüsüne layik olmuştu. İstanbul’un fethi son hedef değildi. Surları aşıp bir mekan parçasını fethetmekle yeni bir çağ açılamaz cihana nizam verilemezdi. Fatih’in cihana nizam verme hedefine gelmeden önce Fethin İslam tarihi açısından önemini açıklama gereğini duyuyorum. Şöyle ki, 1258 yılına kadar islam medeniyetinin iki başkenti vardı. Birincisi doğu müslümanlarının başkenti Bağdat diğeride Batı müslümanlarının başkenti Gırnata (Bu şehir bugün ispanya sınırlarının içindedir. Bugün adı Granada’dır.) 1258 yılında Büyük Moğol Han’ı Mengü han’ın emriyle Hülagü Han tarafından Bağdat  ele geçirilerek istila edilmiş, yağmalanmış ve tahrip edilmiştir.  Abbasi Halifeliği de bu saldırı sonrası yok edilmiştir. Şehrin yakılıp yıkılmasından ve halifenin öldürülmesinden dolayı Bağdat, İslam dünyasındaki kültür merkezi özelliğini kaybetmiştir. Bu hadiseden sonra islamın doğu kanadı kan ağlıyordu. Bir süreliğine bu görevi Semerkant üstlendi. Fetihle birlikte İslambol olarak Semerkant’tan bu bayrağı alarak doğu kanadındaki kan kaybını önleyecekti. Fakat 1492’deki diğer bir elim hadise olarak Gırnata’nın işgaliyle batı müslümanlığı’nın kanadı çökmesiyle, İstanbul artık İslamın tek başkenti olarak bu misyonu sürdürecekti. Şöyle bir düşünelim eğer Osmanlı olmasaydı; İslam dünyasının 20.yy da yaşadığı hadiseleri daha erken zamanlarda yaşayacaktı.

Kaldığımız yerden devam edersek, Fatih’in hedefi bir zamanlar Pagan ve Hristiyan egemenliği altında kalmış bu şehri yeniden kurgulayarak Hocası Molla Gürani’nin derslerinde  dinlediği  vaazlardan hareketle dünyayı güzelleştirip, dünyaya yeni bir nizam vermek istiyordu. Bu yeni dünya nizaminda İstanbul’u dünyanın başkenti olarak düşünüyordu. Burası Dersaadet yani Mutluluk kapısı olacaktı. Nitekim İstanbul’u fethetmeden önceki konuşmasında:

‘‘Biz İstanbul’u hükmetmek için değil onun damarlarına taze kan pompalamak için fethedeceğiz.Yılan nasılsa gömlek değiştirince rahatlar ve kendini zindeleşmiş hissederse, bizde Konstantiniyye’ye yeni bir gömlek hediye edecek, orada bir insanlık bahçesi vücuda getireceğiz. Beşeriyetin yanlış adreslerde aradığı çözümün, bu şehirde bulunacağını göstereceğiz.’’

Fatih küçüklüğünde Bursa’dayken tanıdığı Papaz Ovakim’i Ermeni Cemaatinin başına patrik olarak atar. Yahudileri’nde şehre yerleşmelerini teşvik eder. Latinler, Araplar, İranlılar, Hindliler, Afrikalılar bu şehirde buluşur. şehirden kaçan Rumları çağırarak evlerini teslim eder. Böylelikle İstanbul dünyanın merkezi olur. Mutlululuk kapısı yani Dersaadet olur.

Fatih İstanbul’u almakla Osmanlı topraklarının ortasında fitne çıkartan çıban başını yok ettiği gibi tahtınada tamamen sahip oluyordu. Şöyle ki, Fatih tahta çıktığında iki parti vardi Güvercinler ve Şahinler partisi. Güvercinler partisinin başında bulunan Halil paşa fethin kaldırılmasını istemiş ve Rumlar’dan rüşvet aldığı iddiaları ortaya çıkmıştı. Fatih fetihten sonra Rum başbakanı Lukas Notaras’ı huzuruna davet edip şöyle bir soru yöneltmişti:

‘‘Askerlerinizin, halkınızın ve şehrin bu derece mahvına sebep olanlardan biri de sensin. Malumundur ki, şehri müdafaa edemeyeceğinizi imparatorunuza birkaç defa bildirmiştim. Ama ikinizde beni dinlemediniz. Size yaptığım teklifler, halkınızın malen ve bedenen perişan olmasını önlemek içindi. Şehri teslim etseydiniz bunca kan dökülmeyecek, şehir tahrip edilmeyecekti. Bu günah sizin. Ne derece hatalı hareket ettiğini anlıyor musun? Bütün bu olanlardan elem ve pişmanlık duymuyor musun? ’’ Lukas Notaras, ‘‘Sonsuz pişmanlık duyuyorum. Lakin bu feci sonun sorumlusu biraz da sizin başveziriniz Halil Paşa’dır. İmparatordan çok rüşvet aldı ve bize ‘‘Dayanınız, kuşatma neredeyse kalkacak’’ şeklinde haberler gönderdi. Fatih bu sözlerden sonra gerçek olabilir şeklinde düşünmeye başladı. Bütün bu sözler iftiradan ve çekememezlikten olsa bile artık Halil Paşa bu makamda kalamazdı. Bir Divan toplantısı’nda Halil Paşayı görevden aldı ve sonrasında idam ettirdi. Halil Paşa’nın kendisini idam etmeye gelen celladlara son söz olarak: ‘‘Başımı sultanın ayakları dibine atın, ona verebileceğim daha kıymetli bişeyim yok’’ demiştir. Fatih vezirliğe Mahmud Paşa’yı getirdi. Mahmud Paşa’da damarlarında bir damla Türk kanı olmayan devşirme idi.

İstanbul’un fethi’nin o yıllarda Hristiyan dünya açısından yankılarına bakacak olursak, 1453 yılının Kasım ayında Venedik’e bir gemi yanaşır. Bu Kievli bir Rus olan Kardinal İsidoros’tu. Papa onu Aralık 1452’de İstanbul’a Katolik ve Ortadoks kiliselerinin birleşmesi için göndermişti. Kardinal İsidoros bunun için çalışma yapmış, İstanbul kuşatmasında surların içinde hapis kalmıştı. Fetihten sonra Cenevizliler’e giderek oradan bir gemi bulup kaçak olarak  gelmişti. Kardinal İsidoros bir mektup kaleme alarak Fatih’in İstanbul’u nasıl düşürdüğünü uzun uzun anlattı. Ve Fatih’in gelecekte İtalya’ya sefer düzenlelyeceğini ve acil eylem planını da buna ekledi. Sakızlı arkadaşı Leonardo da Bizans’ın başına gelen felaketin kiliselerin birleşmesi konusunda ağırdan hareket etmesi yüzünden geldiğini ileri sürerek Tanrı’nın gazabı bu yüzden yağmıştı üzerlerine. Bu havadisler  İtalya’da çalkalana dursun; Hristiyan dünya birbirleriyle görüşerek Papa’nın önderliğinde kendi aralarında kırgınlıkları unutup, Türkler’e karşı güçlerini birleştirmeyi düşündüler. Artık onlarda  ümidini yitirmişti.

Fatih ileri görüşlü bir padişahtı. Önce Hristiyan dünya birbirleriyle birleşmesini önleyecek tedbirleri düşündü. Bunun içinde Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesini önlemeye çalıştı. Bunun içinde Fatih İstanbul’da Ortodoksların başı olacak yeni bir patrik seçtirdi. Patrik seçilen patrik Gennadios’u huzuruna davet ederek bir asa hediye etti. Vezir rütbesine eş rütbe verildi. Kendisinden vergi alınmayacaktı. Ayrıca muhafız olarak yeniçeri birliği tahsis edildi ve aile hukuku bakımında patrikhaneye yargı yetkisi tanındı. huzurunda patriğe şöyle hitap etti:

‘‘Artık siz Rumların ruhani reisi oldunuz. Dini çalışmalarınız ve hareketleriniz her türlü tecavüzden korunacaktır. Devletin himayesine güvenin, milletinizin ruhani hukukundan kati surette emin olabilirsiniz. Seleflerinizden daha iyi, daha dürüst vazifenize devam ediniz. Çok temenni ederim ki, bu vazifeyi kötüye kullanmayınız.’’ Şimdi Doğu Hristiyanları Batı Hristiyanları karşısında yer alıp artık birleşemeyeceklerdi. İleride denizcilikte güçlü olan Venedik’e bir takım imtiyazlar vererek Hristiyan dünya ile ortak hareket etmesinin önünü kesecekti.

Fatih 1 Haziran 1453’te bir meclis toplayarak istişareler sonucunda Hızır Bey’i İstanbul kadılığına ve Karışdıran Süleyman Bey’i de Subaşılığa getirmiştir. Bu ilk Şehri Eminlerin görevi, surların tamiri, su yollarının ıslahı, çarşı pazarın kurulması gibi belediye görevidir. Bir dipnot olarak şunu söylemek isterim. Hızır Bey’e bugünkü Kadıköy’ün bulunduğu arazi dirlik olarak verilmiştir. Bu semte kadının köyü denilmiştir. Sonradan bu semt Kadıköy adını almıştır. Fatih Ayasofya’yı ibadete açtıktan 20 gün sonra Edirne’ye dönerek çeşitli projeler üzerinde çalışmalarını sürdürür.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir